Zülfikâr

İslam, ittihad, uhuvvet.

Avrupa Birliği 2050

Yazan: zulfikar Ocak 14, 2007

AVRUPA BiRLiGi
*Yil 2050*. AB Komisyonu Baskani odasinda
otururken, yardimcisi içeriye heyecanla girer:

-Efendim, Türkiye tüm
isteklerimizi yerine getirdi. Onlari AB`ye
alacak miyiz?

AB Baskani:
-Yok canim, henüz olmaz. Git, duyur, Tüm Türkiye ingilizce konusacak,
Türkçe`yi yasakliyorum.
-Efendim onu 5 sene önce yaptilar. Hatirlamiyor musunuz?

-O zaman söyle Kıbrısı versinler..

-Efendim onu da 40 sene önce verdiler zaten.

-O zaman söyle güneydoguya özerklik versinler.

-Aman efendim, Türkiyede güneydogu mu kaldi, 2020`de bagimsiz devlet oldu

ya orası zaten.

-O zaman söyle (sözde) ermeni soykirimini tanisinlar.

-Efendim, sadece ermeni degil, Pontus, Yunan, Bulgar, Rus, Ukrayna,
Moldova soykirimini bile tanidilar, hatta Çanakkale savaşından dolayi ingiliz,
Avustralya, Yeni Zelanda soykirimini bile tanidilar ya.. nasil unuttunuz.

-Hmm. O zaman söyle, kokoreç yasaklansin.

-Aman efendim, onu yemeyi 2007`te biraktilar.

-isa askina, ya ne bileyim? Kinayi yasaklayin, yakamasinlar.

-Ooooo. Beyefendi.Onu da çoktan biraktilar.

AB Baskani düsünüp tasinir ve;

-EEEE DAGITIN O ZAMAN AVRUPA
BiRLiGi`Ni

Yazı kategorisi: Medrese | 2 Yorum »

Mehmed Akif Ersoy

Yazan: zulfikar Aralık 24, 2006

Mehmed Akif Ersoy

Ben böyle bakıp durmayacaktım dili bağlı
İslam’ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler coşar ancak
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!
Haykır! Kime lakin? Hani sahipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım…
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: İslam Alimleri | » yorum bırak;

Ayasofya’nın hiç bilinmeyen adı

Yazan: zulfikar Aralık 21, 2006

Ayasofya’nın Osmanlı’nın kullandığı farklı bir adı olduğu, Fatih’n 66 metreyi bulan vakıfname yazdırdığı ortaya çıktı. İşte Prof. Akgündüz’ün 20 bin belgeyi inceleyerek ulaştığı bilgiler:
Çelik ÇELİKYAMAN’ın haberi

Ayasofya’yı ilk kez ayrıntılı olarak anlatan Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, yapının gerçek adının ise İstanbul’un fethini simgeleyen Fethiye Camii olduğunu söyledi.

Başta Fener Rum Patriği olmak üzere dünya Ortodoksları’nın bir gün âyin yapabilme hayaliyle yaşadığı ve halen müze olarak hizmet halen Ayasofya’nın Osmanlı’daki adının Fethiye Camii olduğu ortaya çıktı. Son günlerde ibadete açıldığı haberiyle gündeme gelen Ayasofya Camii’nin yüzlerce yıllık tarihini ilk kez ayrıntılı olarak kitap haline getiren Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü ve Hukuk Tarihçisi Prof. Dr. Ahmet Akgündüz camiye bu ismin İstanbul’un fethinin bir simgesi olması için verildiğini söyledi. Akgündüz, “Böylece Ayasofya Müslümanlaştırılmış, Türkleştirilmiştir. Bu sonsuza kadar böyle gidecektir” dedi.
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Osmanlı Tarihi | 3 Yorum »

Kur’an aleyhindeki dehşetli bir plan

Yazan: zulfikar Aralık 20, 2006

Bundan on iki sene evvel (Haşiye)işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur’ân’a karşı suikastını, tercümesiyle yapmaya başlamış ve demiş ki: “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat Risale-i Nur’un cerh edilmez hüccetleri kat’î ispat etmiş ki, Kur’ân’ın hakikî tercümesi kabil değil, ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât-ı Kur’âniyenin mucizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz diye, Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat o zındıktan ders alan münafıklar, yine şeytan hesabına Kur’ân güneşini üflemekle söndürmeye ahmak çocuklar gibi ahmakane ve divanecesine çalışmaları sebebiyle, bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mesele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarıyla görüşemediğim için hakikat-ı hali bilmiyorum.
Haşiye:Bu risalenin telifinden on iki sene evvel.
(Asa-yı Musa, Birinci Kısım, 64)

Yazı kategorisi: Nurlardan Damlalar | 1 Yorum »

Ben Baloncu Değilim!

Yazan: zulfikar Aralık 20, 2006

Ben Bediüzzaman’ın Eskişehir hapsi sırasında maznun olarak değil, hukuk talebesi stajyer avukat olarak mahkeme safahatını takip ediyordum.O zamanki stajyerler, mahkeme celselerine girip mahkemeyi takip ettikleri gibi, hapishaneye de girip çıkmalarına da bir mani yoktu.
Bir gün hapishanenin içine girdim ve Bediüzzaman’la yalnız görüşmek istedim. Yanına gittim, namazı yeni kılmış, tesbihatını yapıyordu. Elini öptükten sonra, Efendim dedim: ”Size bir çok kerametler gösterir diyorlar. Halbuki ben sizi takib ettiğim kadarıyla, sizde herhangi harika bir hâl görmedim. Eğer gerçekten öyle şeyler gösterebiliyorsanız, bana da gösterin. Mesela şu elinizdeki tesbih kendi kendine yürüsün.”
Benim bu teklifim üzerine Bediüzzaman Hazretleri tebessüm etti ve bana şu temsili hikayeyi anlattı:
“Bir adamın çok sevdiği sevimli, sevgili bir tek küçük oğlu varmış. Adam bu çok kıymetli yavrusuna en değerli bir hediye almak için, bir kuyumcu dükkanına götürmüş.Oğluna, çok çeşit elmas ve mücevherattan hangisini isterse onu alacağını söylemiş.
Dükkancı , mücevherat dükkanını süslemek için ayrıca tavana çok çeşitli renklerde büyük lastik balonları da asmış.Çocuk dükkana girince, gözü tavandaki balonlara takılıp kalmış ve “ Baba, ben bu balonlardan istiyorum.” Deyip tutturmuş ve ağlamaya başlamış…Adam “ Oğlum ben sana çok pahalı ve kıymetli elmas ve mücevherlerden bir şeyler almak istiyorum. Yeter ki sen iste!” demişse de, çocuk anlayamamış.“Hayır ben balon istiyorum” diyerek ağlamış ve isteğinde ısrar etmiş.
Bediüzzaman Hazretleri bu hikayeyi anlattıktan sonra, bana dönüp dedi ki: “ Ben Kur’an’ın elmas ve mücevherat dükkanının dellalıyım, bekçisiyim. Ben baloncu değilim. Benim dükkanımda, benim pazarımda Kur’anın ebedi, ölümsüz elmasları vardır.Ben onları satıyorum, balon satmıyorum ” dedi.
Bediüzzaman’ın ne demek istediğini anlamıştım.Yaptığım hareketten de mahçup olmuşum.”
Avukat Kemal Taner’in hatırası
MUFASSAL TARİHÇE-İ HAYAT
Yazar:Abdulkadir BADILLI

Yazı kategorisi: İslam Alimleri | » yorum bırak;

Yunan mı, yunmayan mı?

Yazan: zulfikar Aralık 20, 2006

Bundan 550 yıl önceydi, Konstantinepol genç bir hükümdarın azmi karşısında boyun büktü ve İstanbul oldu. O Fatih idi. Ve o Türkçe bilinci yüksek ilk Osmanlı hükümdarı idi. Altı dili bilir ve konuşur, Türkçe’nin de etimolojisini araştırırdı. Onun dil merakı, gitgide bu dillerde yazılmış eserleri bile tenkid edecek noktalara varmıştı. Hatta bazan şakalarını dilin bu inceliklerine dayandırdığı da olurmuş..
Anlatırlar ki, Avrupa’da insanların ilkel topluluklar olarak yaşadığı Ortaçağ’da eski Yunan şehirleri de akıl almaz bir pislik içerisinde imiş. Sokaklar açık çöplük, evler bir ahırdan farksız, halk da yıkanma nedir bilmeyen kirli pasaklı insanlar…
Fatih, Molla Güranî ile sohbet ederken söz Yunanlılardan açılıp da hocası birkaç defa “Yunan, Yunan…” diye tekrar edince hünkar dayanamayıp onların pisliğinden kinaye olarak;
–Hocam, demiş, bunlar hiç yunmamışlardır. Onun için lütfen bunlara Yunan değil, Yunmayan deyiniz.
(Yunmak, eski Türkçe’de yıkanmak demektir ki hâlâ Anadolu’nun bazı yörelerinde kullanılır.)
Prof.Dr.İskender PALa’nın bir yazısından alınmıştır.

Yazı kategorisi: Osmanlı Tarihi | » yorum bırak;

Fatihe Bir Elçi Bir Mektup..

Yazan: zulfikar Aralık 20, 2006

Hazreti Fatih İstanbul’u fethettikten sonra, Avrupada fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan’ın fethi artık an meselesi idi. Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak, ondan yardım istemek düşüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.
“Sırbistan elinize geçer ve burayı fethederseniz nasıl muamele edeceksiniz?” diye fikirlerini öğrenmek istedi.
Sırplılar ortodoks mezhebine mensup olduklarından, katolik Macar Kralı Hünyad tarafından şu cevabı aldı:
-Eğer Sırbistan bizim elimize geçer ve biz oraları istilâ edersek, bütün Sırplıları katolik edinceye kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yıkar, yerlerine katolik kilisesi inşa ederiz…
Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine giden elçi şu cevapla dönmüştü:
-Biz Sırbistan’ı alırsak, İslâmiyetin Allah indinde tek din olduğunu ilân ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi, kendi dininden dönmeye zorlamayız. İsteyen eski dininin icabı olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan İslâmiyeti seçer, dünya ve ahiret selâmetine kavuşur.

Yazı kategorisi: Osmanlı Tarihi | » yorum bırak;

İlme adanmış bir hayat; Ömer Nasuhi Bilmen

Yazan: zulfikar Aralık 20, 2006

Türkiye Cumhuriyeti’nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olan, zamanının değerli din âlimi Ömer Nasuhi Bilmen, henüz Fatih Camii’nde ve Darüşşafaka’da dersler verdiği yıllarda bile harikulade kabiliyeti ile kendisini tanıtmış hususi bir
fıtrattı. Dinî konularda yazdığı eserleri ile haklı bir üne sahip olan Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul Müftülüğü’ne tayin edildiği tarihten vefatına kadar hem ilmî ve ahlakî ağırlığı hem de samimiyet ve alçakgönüllülüğü ile dinî meselelerde Müslümanların başlıca güven kaynaklarından birisi olmuştur. İslâm’ı özümseyerek hayatına hayat kılmayı başarabilmiş bir yürek olduğu için, hitap ettiği her kesimden insanın sevgisini ve saygısını kazanmıştır.
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: İslam Alimleri | » yorum bırak;

Biz peygamberimizi görmeden iman ettik, sahabeler ise gördüler sonra iman ettiler.Bizim imanımız daha kuvvetli olabilirmi?

Yazan: zulfikar Aralık 20, 2006

Sual: Deniliyor ki: Sahabeler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra iman ettiler. Biz ise görmeden iman ettik. Öyle ise, imanımız daha kavîdir. Hem, kuvvet-i imanımıza delalet eden rivayet var?
Elcevab: Sahabeler o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem hakaik-i İslâmiyeye muarız ve muhalif iken; -sahabeler- yalnız suret-i insaniyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazan mu’cizesiz olarak, öyle bir iman getirmişler ki; bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların imanlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi. Sizler iseniz kendi imanınızı, sahabelerin imanlarıyla müvazene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye, imanınıza kuvvet ve sened olduğu halde; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere-i tûbâ-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve suret-i cismaniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur’aniye ile nurani muhteşem şahs-ı manevîsini bin mu’cizat ile muhat olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen imanınız nerede? Bütün âlem-i küfrün ve Nasara ve Yehud’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahabelerin imanları nerede? Hem, sahabelerin kuvvet-i imanlarını gösteren ve imanlarının tereşşuhatı olan şiddet-i takvaları ve kemal-i salahatları nerede? Ey müddei! Senin şiddet-i za’fından, feraizi tamamıyla senden göstermeyen sönük imanın nerede? Amma hadîste vârid olan ki, “Âhirzamanda beni görmeyen ve iman getiren, daha ziyade makbuldür” mealindeki rivayet, hususî fazilete dairdir. Has bazı eşhas hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet-i külliye ve ekseriyet itibariyledir.

Yazı kategorisi: Nurlardan Damlalar | » yorum bırak;

Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.a.) başlarına gelen yürek sızlatan olayların hikmeti nedir?

Yazan: zulfikar Aralık 20, 2006

Üçüncü Sual iniz: ‘O mübarek zatların başına gelen o feci, gaddârâne muamelenin hikmeti nedir?’ diyorsunuz.
Elcevap: Sabıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:
Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan, ‘Hükûmetin selâmeti ve âsâyişin devamı için eşhas feda edilir.’
İkincisi: Onların saltanatı unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddârâne bir düsturu olan, ‘Milletin selâmeti için herşey feda edilir.’
Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı ananesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarında bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.
Dördüncü bir sebep de, Hazret-i Hüseyin’in taraftarlarında bulunuyordu ki, Emevîlerin, Arap milliyetini esas tutup sair milletlerin efradına ‘memâlik’ tabir ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurur-u milliyelerini kırmaları yüzünden, milel-i saire Hazret-i Hüseyin’in cemaatine intikamkârâne ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden, Emevîlerin asabiyet-i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddârâne ve merhametsizcesine, meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.
Mezkûr dört esbab, zâhirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin ve akrabasına, o facia sebebiyle hasıl olan netâic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyât-ı mâneviye o kadar kıymettardır ki, o facia ile çektikleri zahmet gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehid edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse, ‘Az birşeyle pek çok şeyler kazandım’ diyecektir.
Mektubat, Sayfa 59

Yazı kategorisi: Nurlardan Damlalar | » yorum bırak;